Zülüf Dökülünce Yüze
Artık Kolej’den mezundum.
Okul kapısında makasla saçımı kesecek kimse de kalmamıştı. Saçlarımı omuzuma değil; belime kadar uzatabilirdim. Zaten duvarımdaki posterlerin içine atlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Hacettepe Üniversitesi yıllarım başladı. Artık odanın, adanın dışındaydım. Yaşıtlarım sanki koca adamlardı. Çoğu dar gelirli ailelerin, binbir güçlükle Türkiye’nin dört bir şehrinden, kasabasından, köyünden oralara gelebilmiş çocuklarıydı. Çıkartılmış bir kavganın çekiçleri; çivileriydiler.
Bir de beraberlerinde getirdikleri kültürleri vardı. Yaz gelince yazlığına değil; “köyüne giden” arkadaşlarım olmaya başlamıştı. Herkesle, ama herkesle ön yargısız arkadaştım. Şehrin her semtinde, her öğrenci yurdunda, her kahvesinde sevdiklerim, sevildiklerim vardı. Orhan Gencebay da büyük adamdı. Saz çalan bir arkadaşı dinlemek; Rod Stewart’ı dinlemek kadar zevk veriyordu. Erzurum’daki gençlik kampına giden Halil’in anlattıkları; bir damla suyu paylaşmaları da çok güzeldi; bira kamyonuyla Marmaris’e gitmek de.
Ve zaman, içimdeki orman yangınını; bütün kültürleri tanıyabilme arzumu hiç söndüremedi. Özellikle üzerinde yaşadığım canım ülkenin mozaiğini;
bunu yerinde, yaşayanından “öğrenebilme aşkı”mı.
Bir de “aşkını öğrenebilme”yi güneş altında kavrulmuşun ensesi çorak toprak gibi çatlamışın yol vermez dağın ardındakinin mavi donlu, gök gözlünün boynu bükük, benzi soluğun aşkını
Öğrenebilmeyi; bozkırın tezenesinin; kendi sazından, kendi sözünden al yanaklı, zülfü yüze dökük yarinden ayrı düşmüşün sadık yari kara toprak olanın aşkını
** ** ** Aşklar vardı Aşklar var Aşklar hep olacak
Zülüfler yüze dökülüyordu Zülüfler yüze dökülüyor Zülüfler hep yüze dökülecek
Zaman bitene dek...
** ** ** Bir yer sofrasında, bir bayram namazında, bir damat traşında, bir kına gecesinde, bir köy kahvesinde, bir çeşmede, ekinde, bir römorkun tepesinde, bir harman yerinde görüşebilmek;
kucaklaşabilmek dileğimle..
Yalçın Ergir
|